Arşiv

Archive for the ‘GÜNCEL HAYATA DAİR ANLAMLI YAZILAR…’ Category

Kendini Seviyormusun?… Sevmeyi Öğrenmek Münkün mü?…

04 Ekim 2011 Yorum yapın
Kendini sevmek

Özsevgi, özdeğer, özgüven, özfarkındalık, özsorumluluk…bu tanımların tümü özsaygıyı oluşturuyor. Dikkat edin, hepsi “öz” sözcüğüyle başlıyor. Çünkü bu kavramların hiçbirini başkası size veremez. Hepsi sizin ancak kendi içinizde bulabileceğiniz, gücünü özünüzden aldığınız kavramlar.


Özsaygının oluşması için temelinde gelişmesi gereken ilk şey özsevgidir.
Özsevgi, kendini sevmek, kendine değer vermek, kendini değerli hissetmek, kendini sevmeye ve sevilmeye layık görmek anlamına geliyor.
Sana seni ne kadar sevdiğimi söylersem söyleyeyim, bu sözlerim egonu okşasa da sana özsevgiyi kazandıramaz. Dünya seni sevse, sana hayran olsa bile bu sana özsevgiyi kazandıramaz. Bu dünyada milyonlarca hayranı olan Marilyn Monroe, Michael Jackson gibi isimler sevgisiz bir çocukluk dönemi geçirdiği için değersizlik girdabının içinde dönüp durdular kısacık yaşamlarında.
Dünya onları seviyordu ama onlar kendilerini sevmiyordu.
Sevme yetisini çocukluk döneminde sevilerek kazanırsın.
Sevilerek sevmeyi öğrenmek sadece çocukluk dönemine özgüdür.
Yetişkinlik döneminde ne kadar sevilirsen sevil sevmeyi öğrenemezsin.
Yetişkinlik döneminde sevme yetisini yeniden kazanmanın ilk basamağı kendini sevmeyi öğrenmekten geçiyor. Devamını oku…

Hayat denen şey ne ki?…

21 Eylül 2011 Yorum yapın

Edinburgh George Dundas

Dundas anıtı

HAYAT DENEN ŞEY NE Kİ?…

Edinburgh‘da geçen Ağustos ayının güneşli bir sabahında, George Caddesi’nin doğu ucunda dikilmiş, Dundas‘a ait anıtın bulunduğu St. Andrew Meydanı‘na bakıyordum. Oluklu devasa yapı yeni doğmuş güneşe karşı kapkara bir görüntüyle suluboya rengindeki göğe doğru yükseliyordu. Ben manzaraya dalmış bir haldeyken, en fazla dört yaşında küçük bir kız çiğ tanelerinin hâlâ parladığı çimler üstünde koşmaya başladı. Tek başınaydı, Üstünde pembe bir tişört ve bayaz kot bir pantolon, tıpkı Shirley Temple gibi sapsarı bukleleri vardı. Koskoca sütuna doğru atıldı ve birkaç metre kala durdu. Devasa yükseltiye aşağıdan yukarı doğru bakrken başının aldığı açıdan gözlerini tepedeki kararmış figüre diktiğini anladım. Sırtı bana dönük olduğu için yüzünü göremedim; ama bedeninin duruşundan huşu içinde kaldğı apaçıktı. Tam fotoğraflık bir görüntüydü. Yanımda bir fotoğraf makinesi olmamasına karşın, o gürünt şu anda önümdeki bir perdeye düşmüşçesine zihnimde hâlâ bütün berraklığıyla duruyor. Kız çocuğu...Durum tam bir metafor[¹] da sayılırdı. İnsan hayatının iki uç noktası vardı karşımda. Ta yukarıda çoktan ölmüş, görkemli taşa dönüşmüş ve şimdi çok azımızın adını duyduğu bir adam, Aşağıda ise (ben dahil) hepimiz için adı tamamen meçhul olan, ama kendisi farkında olmasa bile tarihteki en ünlü kadın olma potansiyelini taşıyan ve dünyaya bağlı, yaşayacağı bir sürü şey olan ufacık, canlı bir insan duruyordu. Devamını oku…

İnsanlığın Mahrem Tarihi…

09 Eylül 2011 Yorum yapın
İnsanlık ve mahremHayat gitgide bir mağazaya benziyor, bir şey satın alacak paranız olmasa bile içeriye girip “sadece bakıyorum” diyerek kıyafetler deneyebileceğiniz bir mağazaya…
Dişi örümceğin gerçekten de, spermi on sekiz aya kadar saklayabildiği için erkeksiz yaşayabilmek gibi bir yeteneği vardır; bu yüzden görevini yerine getirdikten sonra erkeğini yeme alışkanlığındadır. Ama bu durum, insanın ne dişisi ne erkeğinde kayda değer bir merak uyandırdı.
Bunun yanında, her kuşak, tıpkı kendisinden önceki sayısız kuşak gibi, dünyaya kendi çağının gözlüklerinden bakarak binlerce yıllık insanlık deneyimini boşa harcıyor. Kendi atalarının sınırlı ve kolay kolay değişmeyen hafızasını kullanmayı tercih ederken, geçmişin karanlığına gömülüp giden koca bir insanlık hafızasından yararlanma fırsatını kaçırıyor. Devamını oku…

Sen sevilmeye layık birisin…

08 Eylül 2011 Yorum yapın
Sevilmeye layık olmak

Kaliforniya’da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, “Armudun iyisini ayılar yer” düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi. Devamını oku…

Zaman…

07 Eylül 2011 1 yorum

Zaman...Yaşam, aldığımız nefeslerin sayısıyla değil, nefesimizi tuttuğumuz anların sayısıyla ölçülür…

Hiçbir zaman hiçbir şey yapmadan duramayız. Nasıl ki denize atılan boş bir şişenin içi hemen suyla dolarsa, boş bir zihin de hemen düşüncelerle dolar. Doğumdan sonraki ilk saatlerden itibaren bilgileri istifleriz. Bu yığının içinde yol alabilmenin hiç de doğal bir şey olmadığını, ancak belirli bir bilgi bir türlü aklımıza gelmediğinde fark ederiz. “Dilimin ucunda ama…” Bellek bir örgütlenme mucizesidir. Gelgelelim bellek daima kendisine önemli görünmüş olan şeyi depolar. Bu yüzden sağlıklı bir beyinde de anılar boşluklarla doludur. On yıllar içinde işe ve yolculuklara hangi çantalarla gittiğimizi çoktan unuttuk. Ancak ilkokul çantamızın rengini hâlâ çok iyi biliyoruz. Buna “anımsama etmeni” deniliyor. İnsanlara yaşamlarının hangi evresinden daha çok ve daha güçlü izlenimler kaldığı sorulursa, bunların genellikle iki ile yirmi yaş arasındakiler olduğu görülür. Devamını oku…

Büyüme Sancısı…

25 Ağustos 2011 Yorum yapın

SancıBu, ‘büyümü sancıları’ içinde olan birinin, anne ve babasına hitaben yazdığı bir mektuptur. Tek amacı, ileride kendisine hatırlatmaktır. Başka amacı yoktur!

“beni tanımıyorsunuz.
tanıma çabanız, size öğretilenlerden ibaret.
veya, kendi ailenizden gördüğünüz kadar işte.

yeterli değil.
ve siz farkında değilsiniz.

en acı veren taraf ise,
tanıdığınızı sanıp, bana hep doğruları söylemeniz.
kendi doğrularınızı…
onlar da nedense hep “yapmamam” gerekenler.
ve o kadar çoklar ki…

Devamını oku…

Benden başka herkes deli olduğu için, beni de deli zannediyorlar…

15 Ağustos 2011 Yorum yapın
ŞizofrenAşağıda okuyacağınız yazı, tıbben şizofren olduğu bilinen bir kişi tarafından yazılmıştır.
“Ben deli değilim, benden başka herkes deli olduğu için beni deli zannediyorlar.
İnsanın kendi olabileceği tek yer akıl hastanesidir sanırdım, yanılmışım. Delirmeye bile hakkınız yok burada. Tımarhane delirme hakkının kutsandığı mabed değil midir? Değilmiş!
İnsan tımarhanede bile delirme hakkını elde edemiyorsa ölsün daha iyi. Ben size ve kendime rahatça dil çıkarabilmek için burada değil miyim, bunun için kapatmadınız mı beni buraya. Elektroşoklar tersini söylüyor bunun. Hastabakıcının suratını görmem elektroşoka girmeme yetiyor da artıyor bile. Şehir cereyanını boşa harcamayınız efendim.
Hayatım boyunca kendim olabileceğim bir yer aradım. Devamını oku…

Sen kimseye kulak asmadan, rüzgara karşı uçabiliyor musun ona bak…

09 Ağustos 2011 Yorum yapın
Rüzgara karşı...Yerine kimseleri koyamayacağını sanıp, belki de aldandığın kişiler olacak hayatında. Ve sen uslanmadan acı çekmeye devam edeceksin… İşte o zaman anlayacaksın yaşadığın şeyin aşk olduğunu.
Sahiplenmeden seveceksin… Unutma ki, sen bile sana ait değilsin. Bakmayacaksın da öyle rengine, cinsine… Gözleri mesela… Yetecek onu deli gibi sevmene… Devamını oku…
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: