MUTLULUK…

Mutluluk kalp atışımızda/beynimize dolan havada/ sağımızda solumuzda/ işte tam başucumuzda. Bizi gözetliyor, akşam sabah. Neden binlerce metredeki yüksek dağlarda ararız ki yaşantımızın tadı tuzu olan mutluluğu. Oysa bir nefes kadar yakınımızdayken. Sağlığın aslında en önemli mutluluk kaynağı olduğunu görmek için kaybetmek mi gerekiyor acaba? Aslında doğa bize öyle cömert davranmış ki bu konuda. Sistemlerin en mükemmelini bize armağan etmiş. Ama nedense hiç farkında değiliz.

İnsanoğlunun doğup büyüme evresi diğer canlı türlerine göre çok daha güç olmasına rağmen kendisine sunulan bu ruh ve beden bütünlüğü sayesinde tartışmasız öndedir. Ruhsuz bir bedeni düşünmek bile ne kadar acı verici değil mi? Bazı ruhsal hastalıklarda insanların yaşayan bir ölüden farkı olmadığını görürsünüz.
 İşte sağlıklı insan diyebilmemiz için demek ki kişinin, ruhsal sosyal, bedensel, ekonomik, kültürel ve daha nice iyilikler içinde olması gerekiyor, günümüz koşullarında. Çünkü çağımız insanı, öyle kolayca mutlu olabilecek türden gözükmüyor. Teknoloji geliştikçe, mutluluk kaynağımız da değişiyor.
 Eğer biraz geriye doğru teknolojik gelişimleri incelersek, bundan 15 yıl önce kimsede cep telefonu yoktu ve hiç kimse cep telefonum yok diye mutsuz değildi. 1980’lerde şöyle bir sloganla okullardan mezun olduk; “2000’li yıllar bilgi çağı olacak” ve ardından dünyanın küçülüp avucumuza gireceği söylenirdi. O yüzden tüm öğrenciler bilgisayar mühendisi olmak istediler ve oldular. İşte sonunda olanlar oldu, bilgi çağı herkesi kör penceresine mahkum etti.
Teknolojinin her ülkede aynı oranda geliştiğini bugün bir Amerikalı tanıdığımdan duyunca şaşırmadım desem yalan olur.  İletişim ve teknolojinin eğitim üzerindeki etkisi konulu konuşmamız sanki olay, Türkiye de geçiyormuş izlenimi yarattı bende. Onun şirin  Türkçesiyle aktarmak istiyorum“ büyük annem ve büyük babamın zamanında radyo varmış. Bu yüzden annemin ve babamın ders çalışmaları ona göre düzenlenirmiş. Benim çocukluğumda, radyoya ek olarak televizyon vardı. Ve ders çalışmalarım ona göre düzenlenirdi. Fakat bazı aylarda, özellikle yaz tatilinde bizim televizyonumuz 3 ay bozulurdu, biz çocuk aklımızla anlayamazdık nedense. “Tatil bitince de birden bire düzelirdi” dedi. “Çünkü babam elektronikten anlayan profesyonel biriydi ve televizyonun bir parçasını çıkarıp devre dışı bırakırdı”. Bu teknoloji arızasını tüm çocuklar büyüyüp okulunu bitirdikten sonra anlamışlar. Arızanın sırrı kısaca şu; çocuklar, yaz tatilinde teknolojiye köle olmadan, yeterince güneşten havadan sudan faydalansınlar ve ufak tefek yapılacak işlerde ailelerine yardımcı olsunlar. Amerika’da yaşanmış bu öyküyü dinlemek çok hoşuma gitti.
 Zamane gençlerimiz, televizyon bir yana, her biri bilgisayar alanında doktorasını tamamlamış nerdeyse. Ufak teknolojik arızalarla kim kandırabilir ki onları. Esprileri bile bir başka bu gençliğin. “kalbimi formatladım, hayatıma reset attım”. Maalesef şimdiki hayatlar MSN ve cep telefonlarının ucunda. İnsanlar iki kelime etmek için bir araya gelmedikleri gibi, bir araya geldiklerin de konuşacak konu bulamıyorlar. Fakat bilgisayarın başına geçtiklerinde, anlam yüklü olmayan içi boşaltılmış yarım yamalak kelime ve cümlelerle farklı bir dilden anlaşıyorlar. İşte çoğu insanın tutkunu olduğu bu muhabbetlere bir türlü anlam veremediğim gibi, çalınmış her dakikanın neslimize verdiği bu zarardan dolayı inanılmaz endişe içindeyim.
İnsandaki bu tükenmeyen enerjinin boşa harcanması kadar, daha ürkücü ne olabilir ki…? Boşluk bir kara delik gibidir. Er geç insanı yutar bir gün. Gerek bedensel ve gerek ruhsal bir doyum içinde olmayan insanı bekleyen öyle çok tuzak var ki.
Mutluluk bizi öyle bir köşede izlerken, bizler sanki yarı belimize kadar bir asit gölet’inin içinde, bir yanımızın yok olduğunun farkında bile değiliz.
 Teknolojinin sahte mutluluğu bir virüs gibi kanımıza enjekte edilmiş. Şekil değiştirmektedir sürekli. İnsanca ve sağlıklı yaşamak için ayırmamız gereken tüm sermayemizi elimizden peşinen almaktadır. Ve eli hep cebimizde. El mahkumuz kısaca. Kimin umurunda buğday tarlalarındaki başakların kuraklıktan dolayı filizlenmemesi. Yokluğunda uğruna feda olduğumuz bir lokma ekmeğin aslında en önemli mutluluk kaynağımız olduğunu fark ettiğimizde her şey çok geç olacak. Etrafımızda kollarını açmış bizi bekleyen bir nefes mutluluğa ne kadar haksızlık ettiğimizi anladığımızda çoktan kaybetmiş olacağız elimizdekini.
 Eğer bulabildiğimiz bir lokma ekmeği hiçbir yanımız ağrımadan rahatlıkla yutabiliyorsak ve bunun ne kadar önemli bir durum olduğunu kavrayabilirsek, dokunmayalım mutluluğun hatırına, bırakın hiç değilse misafirimiz olarak kalsın.
saygılarımla
__________ Sevgili Hilal Uludağ’a sevgi ve saygılarımızla…
Kategoriler:İNSAN'A DAİR...
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: