İLK AŞKIM…

Ona ne zaman aşık oldum hatırlamıyorum.  Mavisi kuvvetli yeşil gözleriyle gözlerimin içine baktığı anda mı?  Öpmeye kıyamıyorum deyip kokladığında mı?   Yoksa kollarını açıp – ki ben, yürümeye cesaret edemeyip emeklerken ve zar zor tay-tay durabilirken –  “Korkma, koş kollarıma” dediğinde, hiç tereddütsüz koşup boynuna sarıldığımda mı?.  En kuvvetli ihtimal, bağrına bastırdığında kalbinin atışlarını kalbimde duyduğum zaman olmalı; bilmiyorum.

Büyükler, minicik çocukları hiç kimsenin işine yaramayacak bir seçim yapmaya zorlayarak  “Anneni mi daha çok seviyorsun? Babanı mı?” sorusunu neden sorarlar bir türlü anlayamamışımdır.  Bu soruya bazı çocuklar “İkisini de” derler. Bu gerçek de olabilir; ama genelde anneyi de babayı da kırmamak-üzmemek adına verilen politik bir yanıttır.  İki tarafı da memnun edecek çıkarcı bir yanıttır çoğunlukla.  Bazı çocuklar da, ilerideki hayatlarında yapacakları seçimler gibi riskli de olsa gerçek duygularını söylemekten çekinmezler.  Nitekim aynı soru bana sorulduğunda 3 yaşlarında falan olmalıyım.  Büyüklük ölçüm, kollarımı iki yana açıp “Bu kadarrr!! Diye gösterdiğim büyüklük.  Küçüklüğü ise, parmağımı gösterip “Tırnağımın ucu kadar” şeklinde ifade ettiğim dönemim.  “Anneni ne kadar seviyorsun?” diyorlar.  Kollarımı iki yana açıp “Bu kadar” diyorum.  “Ya babanı?” dediklerinde de yine kollarımı iki yana açıp “Bu kadar” diyorum.  “Peki hangisini daha çok seviyorsun?” diye zorluyorlar.  Yine kollarımı iki yana açıp “Babamı” diyorum; “Babamı dünyalar kadar” seviyorum.  Minicik kollarımın arasına sığacak büyüklükte dünyalarım.

 

Eskiden her konuda “Çocuktur geçer; unutur” derlerdi.  Ne büyük hata!  6 yaşına kadar yaşananlar, en derin çizgilerle kalıyor belleklerde.  Bu seçime zorlanmış olmamın etkisiyle olmalı, hayatımda bir kere bile, tek bir kişiye (ister hayatımın dışında olsun, ister hayatıma dokunsun, isterse hayatımın merkezi yapmış olayım) “Beni seviyormusun?” diye sormadım. “Sevmiyorum” demek, “Seviyorum” demekten daha zordur.  Üstelik “Sevmiyorum” diyememek için insanların yüzlerce çekincesi vardır.  Ama “Seviyorum” demek için tek bir nedeni vardır: Sadece  “Sevmiştir”.  Bu nedenle sevgimi, sevdiklerimi söylemekten hiç çekinmedim. Aşık olduğumda söylemekte zorlanmadım değil; ama aynen babama itiraf ettiğim gibi onu da söylediğim.

 

Sakarya nehrine kavuşan Çarksuyu’nun kenarındaki her türlü ağacın, meyve ve sebzenin yetiştirildiği 30 dönümlük bir çiftlik. Apartman denilen hapishanelere taşınmadan önce 10 yaşına kadar doğayla kucak-kucağa çocukluğunu bu çiftlikte yaşama şansı olan çocuklardan biriyim. Kuşlara yem vermeyi, kedi yavrularını sütle beslemeyi, köpeğe kemik atarak oynamayı orada öğrendim.  Ağaçtan, bisikletten ve attan düşmeyi de.   Meyveyi, sebzeyi dalından toplamak, yumurtayı folluktan, tereyağını yayıktan almak her çocuğa nasipti o günlerde.  Sabah erkenden sağılıp kaynatılmış olan sütün üstünde bir parmak kalınlığında oluşan kaymak, kahvaltı sofralarının olmazsa olmazıydı.  Ağaçlara tırmanmanın, ip atlamanın, sek-sek oynamanın, körebe, saklambaç, elim sende oynamanın, kızların saçını çekip ağlattıktan sonra barışmanın keyfini, ekran karşısında oynadıkları oyunlardan alabiliyorlar mı? günümüz çocukları, kuşkuluyum.  Doktorculuk oynarken hep hasta olmayı seçerdim.  Ya da oğlanlar doktorluğu önceden kaptıkları için, kızlara hasta olmak kalırdı diyelim.  Ama evcilik oynarken mutlaka “Anne” olurdum.

 

Bugün düşünüyorum da, bu seçimlerde içgüdüsel dürtüler mi,? akıl mı? itici güçtü karar veremiyorum.  Aslında “anne” olmayı seçmem, gerçeğe yakın ihtimalle sevdiğim adamla ilgili olmalı.  Çünkü sevdiğim adamla annemin daha çok beraber olduğunu görüyordum.  Bildiğim kadarıyla başka rakibim yoktu.  Tek rakibim annemdi ve eğer anne olursam, annemin yerini alabilirdim ve babam da tamamen bana kalırdı. Anneliğe hazırlanıyordum kendimce.

 

– Prensesim ver bakalım babaya bir öpücük.  Neler yaptın bugün?

– Arkadaşlarımla evcilik oynadık.  Ben anne oldum, Türev de baba.  Sahi, evlilik ne demek babacığım?

– Evlilik, sevdiğin insanla hayatını paylaşmaktır prensesim.

– Oyuncaklarımızı birbirimize veriyoruz ya, onun gibi mi yani?

– Evet Prensesim, aynen onun gibi.

– Türev bugün bana aşık olduğunu söyledi;  aşık olmak ne demek ?

– Birini çok sevmektir Prensesim, hatta kendinden daha çok onu sevmektir.

– Babacığım biliyormusun ben de aşık oldum.

Hatırlıyorum da babam keyifli bir kahkaha atmış ve ardından;

– Aaaa sahi mi? Kimmiş bakalım bu beyaz atlı prens?

– Sen beni hep yanağımdan öpüyorsun; annemi öper gibi hiç dudaklarımdan öpmedin.

– Bak yavrucuğum, babalar kızlarını yanaklarından, alınlarından öperler. Büyüdüğünde sevdiğin adam da seni benim anneni öptüğüm gibi öpecek.

– Ama ben sana aşık oldum babacığım.

– Olmaz prensesim, çocuklar annelerine-babalarına aşık olamazlar.

– Neden babacığım? Hani sen biraz önce aşık olmak birini çok sevmektir demiştin. Ben seni çok seviyorum babacığım, dünyalar kadar..

– (Hayattaki tek idolüm, canım anneciğimin sesi geliyor: Haydi sofra hazır, yemekler soğuyacak!)


Çocukluğumda bize,  masalları şimdiki gibi yatağa girince anlatmazlardı.  Akşam yemeği sonrası, annem mutfakla salon arasında koşturmaya başlayınca babamın etrafında toplanırdık.  Annem mevsimine göre çeşitli meyveler getirirdi yanımıza, babam ise bir gece önce neresinde uyuyakalmışsak, oradan devam ederdi anlatmaya. Ağabeyim ve ablam gökten üç elma düşmeden uyuduklarında, ben de uyuyormuş gibi gözlerimi kapardım. Çünkü hepimizi kucaklarına alır tek-tek yataklarımıza taşırlardı.  Babam yatağıma yatırırken kulağıma “küçük hanım numaranı yutmuyorum” deyip bir öpücük kondururdu yanağıma.  Göz kırpar, parmağımla öbür yanağımı gösterirdim.

 

Kül Kedisi, Kırmızı Başlıklı Kız, Çizmeli Kedi, Fareli Köyün Kavalcısı, Kurbağa Prens vb. hepsini ezberlemiştik.  Anlatırken bir yerini atlasa, birimizden biri “yok, orada şunu yapıyordu” diye düzelttiğimiz bile olurdu.  Kötülerin mutlaka cezasını çektiği, iyilerin kazandığı masallardı bunlar.  Günümüzün “arkası yarın” programları gibi içi boş, tok oturup aç kalktığın, ya da kasıtlı beyin yıkayan televizyon dizilere benzemezlerdi.  Uyutmak için değil, ders çıkarmak, ufkumuzu genişletmek, düşünmeye, sorgulamaya yönlendirmek için anlatılan masallardı.   Yıllar sonra, otomatik açılıp-kapanan kapıdan ilk geçtiğimde, babamın anlattığı Ali Baba ve Kırk Haramiler masalı gelmişti aklıma.  Bu kapıyı icat eden çocukluğunda Ali Baba ve Kırk Haramiler masalını dinlemiş ve mutlaka masaldaki “Açıl Susam Açıl”  denilince açılan kapıdan ilham almış olmalıydı.   Hatta cam küresinin üzerinde ellerini gezdirip, başka ülkelerdeki olayları görüp anlatan masal kahramanı cadı olmasa, televizyonu keşfedemezlerdi diye düşündüğüm bile olmuştu.

 

Bazıları da bizden başka kimsenin bilmediği masallardı. Yani biz anlatılanları masal diye dinlerdik; kitapçılarda satılmazdı bu masallar.  Mesela bunlardan en çok sevdiğim, Romanya’dan Türkiye’ye göç eden “Kurt Ahmet” in oğlunun maceralarıydı.  Kurt Ahmet’in oğlu, 4-5 yaşlarımın masal kahramanıydı.  Sonra büyüdüğümde ve bugün hala tek erkek kahramanım. Kurt Ahmet (sonradan Dedem olduğunu öğrenmiştim) karısını ve çocuklarını yanına alıp Romanya’dan Türkiye’ye kaçmaya karar vermiş. Ama önce oğluna  “var git oğlum, önce sen kendini kurtar. Sağ-salim ulaşırsan Türkiye’ye haber et; ardından da biz geliriz” demiş.  Daha 15-16 yaşlarında bir delikanlıymış Kurt Ahmet’in oğlu.  Ama yiğit mi yiğit, yürekli mi yürekliymiş.  Annesini, babasını, kardeşlerini ardında bırakıp düşmüş yollara. Çetin bir yolculukmuş bu.  Kah yaya, kah bulduğu vasıta ile, yarı aç-yarı tok ve de büyük tehlikelerle sürdürmüş yolculuğunu.  Yanında, dibinde altınlar olan toprak bir su testisinden başka da bir şey yokmuş.  Romanya’dan Bulgaristan’a geçişi, Deliorman’da yaşadığı tehlikeli maceralar, hele Tuna Nehri’ni geçerken tahıl ambarında yakalandığında gördüğü işkenceleri ve nehre atılmaktan nasıl kurtulduğunu anlattığında heyecandan yerimize çivilenirdik. Kurt Ahmet’in oğlu Türkiye’ye geldikten 2 sene sonra ailesi Mallarını-mülklerini orada bırakıp Türkiye’ye gelebilmişler (Onlarca kez anlattırdığım babamın bu gerçek hikayesini belki bir gün kağıda dökerim).

 

Üniversite 3. sınıfta okuyorum.  3. sınıf dediğime bakmayın; alttan 1. sınıftan bile borçlu geçtiğim dersler var. Her mevsimde baharı yaşadığım günlerim.

 

– Babacığım ben aşık oldum!

– Hımmm.. kimmiş bakalım benim prensesimin kalbini çalan delikanlı?

– Aynı okulda okuyoruz.  Bitirdiğimizde meslektaş olacağız. Senin gibi baba, aynen senin gibi. Güçlü-kuvvetli, yakışıklı, zeki ve çok bilgili. Çok dürüst; bugüne kadar hiç yalan söylemedi bana. Kendimi onun yanında güvende hissediyorum. Gözleri seninkinden daha mavi. Ama tıpkı senin gibi bakıyor; sevgi var derinliklerinde.  Yanımda olmadığında özlüyorum onu.  Kaybetmekten korkuyorum ve aynı seni kıskandığım gibi kıskanıyorum onu başkalarından. Hani minicikken parmağından tutar yürüyüşlere çıkardık ya seninle. Hani yüzlerce soru sorardım ve sen sabırla hepsini yanıtlardın. Mahsus uzatırdım yolu, herkes bizi görsün isterdim; öyle gururlanırdım seninle.  Şimdi onunla el-ele dolaşırken de aynı mutluluğu, aynı duyguları, aynı gururu yaşıyorum baba.

– Durum gerçekten ciddi; desene yavru kuş yuvadan uçmaya hazırlanıyor. Peki o da seni, senin onu sevdiğin kadar seviyor mu?

– Sevgiyi hangi terazide tarttıysan söyle, ben de tartayım babacığım. Sevmeyi de, kelimelere dökülmeden sevildiğimi hissetmeyi de sen öğrettin bana.

– Önce okulunuzu bitirmelisiniz; başladığın her işi bitirmen gerektiğini de öğretmiştim sana.

– Babacığım söz veriyorum sana, okulu da bitireceğim, mastır da yapacağım. Bunlar evliyken yapılmaz diye kaide mi var? Ne olur izin ver evlenelim; biz ayrı yapamıyoruz.

– Tanıştır bakalım şu delikanlıyla beni; erkek-erkeğe bir konuşalım!

 

Markete giderken bile makyaj yapıp takılar takarken, gelinliğimi giydiğimde hiç makyaj yapmadım. Ne gözlerimi boyadım, ne dudaklarımı. Babamla vedalaşırken gözyaşlarımı tutabileceğimden emin değildim çünkü. Nitekim öyle oldu.  Nikahımız kıyılıp babama sarıldığımda ikimiz de hıçkıra-hıçkıra ağlıyorduk. Ne kadar sürdü bu bilmiyorum. Dünya bile dönmeyi unutmuş bize bakıyordu sanırım.  Zorlanarak koptuğumuzda birbirimizden, elimden tutup sevdiğim adama teslim ederken, “Sevgisiz bırakma onu!” onu dedi. Sesi boğuktu; rica mı ediyor? Emir mi veriyor? Anlaşılmıyordu.

 

Her türlü açlığımı doyurdum da, bir senin açlığını doyuramadım babam.  Ne özlemim bitti sana karşı duyduğum, ne de kara sevdam.

Minnet, şükran ve saygı ile anıyorum seni…

 

Yüksel Erdoğru

  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: