Evlilik…

Evlilik…
Tabu kavramlar (ve kurumlar) vardır. Devlet gibi, din gibi… Evlilik bu türden kavram ve kurumların belki de en başında geliyor. En masum bir niyetle irdelemeye kalkışmanız bile sizi tehlikelerle karşı karşıya bırakabilir. Kadın ya da erkek, insanların bu konuda soğukkanlılıkla konuşmaya pek fazla yetenekleri yok. Neden? Kurulu düzenlerin sarsılabileceği korkusundan mı? Eğer bu düzenler yeterince sağlamsa sarsılmasından ne diye korkulsun? Yeterince sağlam değilse, tartışılmaları aksayan yönlerinin ortaya çıkmasına böylece de belki sağlamlaşmalarına katkıda bulunamaz mı? Bu türden soruları dilediğinizce çoğaltın, sonuç değişmiyor…Evlilik konulu tartışmalarda çiftlerin birbirlerine karşı bir anda kirpileştiklerine çok kez tanık oldum. Tabuların tabusu bu konu beni yine de kurcalamayı sürdürüyor. Nedir bu evlilik? Zorunluluğu, kaçınılmazlığı nereden geliyor? Soyun sürekliliğinin koşulu ille de iki insanın sürekli birlikteliğinden mi geçiyor? Evliliği zorunlu kılan bir başka neden düzenli cinsel ilişki gereksinimi mi? Düzenlilik ve cinsel ilişki kavramları birbirleriyle ne ölçüde bağdaşıyor?.. Evlilik ve aşk ilişkisi? Evlilik, ileri yaşlarda ya da genel olarak yalnızlık korkusunun bir sonucu mu? Toplumsal üretim ilişkilerinin gerekliliği olarak evlilik.. bu anlamda, tek eşli evliliğe kadar gelen tarihsel süreçlerin irdelenmesi.. vb. Böylece içinden çıkılması pek de kolay olmayacak bir sorunlar yumağıyla karşı karşıya kalıyoruz… En iyisi hiç kafa yormamak mı? Herkesin kendi seçimidir, bir diyeceğimiz olamaz…
****
Alman romancı-oyun yazarı Martin Walser bu sakıncalı konuda kafa yormayı göze alanlardan… Bakırköy Belediye Tiyatrosu Yunus Emre Kültür Merkezi’nde ”Odada Savaş” adlı oyunu bir süredir izleyiciye sunulmakta… Orhan Alkaya ‘nın yönetimi, Mümtaz Sevinç ‘in, Gül Onat ‘ın oyunculukları, gerçekten başarılı, etkileyici… Ya Martin Walser‘in görüşleri? Bunlar tartışmaya açık… Bir yerde aynen şöyle diyor: ”Evlilik, iki cerrahın birbirini durmadan ameliyat etmesine benzer. Hem de narkozsuz. Böylece nereye dokunurlarsa daha çok can acıtacaklarını keşfederler.” Bence Walser, evlilikten çok yine de aşkı tanımlıyor burada… Ya da henüz gerçek anlamda sona ermemiş bir evliliği… İki insanın artık birbirlerinin canını bile acıtmaya gerek görmedikleri o durgunluk dönemi daha mı iyi? Nitekim oyunun ikinci bölümü böyle bir dönemin acıklı güldürüsünü sergiliyor… Yönetmenin oyun broşüründeki kimi sözlerinin altını çizmek gerek: ”O iki insanın, kadın ile erkeğin yapabilecekleri fazla bir şey yok. Kurumun mantığı ele alınmalı. Yıllar yılı dayatılmış sadakat ve toplumca zorlanmış bir mekân paylaşımı masaya yatırılırsa, belki çoktan unutulmaya yüz tutmuş bir şeyi, ‘sevgi’ yi, yıpranmış, örselenmiş, incitilmiş haliyle de olsa, biraz övebilir, tek eşliliği dayatan toplum yasalarıyla göz göze gelebiliriz.”
****
Orhan Alkaya’nın saptamasındaki ”sevgi”, ”toplum yasaları” kavramları da, o sihirli pırıltılarına karşın bence tartışmaya açık… Neden ”aşk” değil de, onun evcilleştirilmiş, uysallaştırılmış bir biçimi olan ”sevgi”? ”Aşk” ı tanımlamaya kalkıştığımızda ise bilinçaltının uçurumlarıyla karşılaşabiliriz… Öte yandan, tek eşliliği dayatan sadece toplum yasaları mı? Bundan da çok emin değilim… Bir başka yazar, bu yıl Tüyap Kitap Fuarı’nın konuğu olan İtalyan romancı Ferdinando Camon ”Balinaların Şarkısı” (”İnkılap” Yayınları, Çev. S. Sayıt) adlı, bir solukta okunabilen, küçük, eğlenceli anlatısında, çok fazla derine inmese de bilinçaltının uçurumunda azıcık gezinmeyi deniyor… İtalyan romancı, anlatısını ”sır” kavramında temellendirmiş… Buna göre, insanın bir ”sır” rı olmalı. Evlilikleri ayakta tutan da iki insan arasındaki (çoğunlukla cinsellik kaynaklı) bu ”sır” lardır… Öyleyse, kitabın sonlarındaki şu cümleler bir çelişki mi: ”Her ikisinin kafasında da aynı sorun: Acaba onu benden ayıran bir sırrı mı var? Bir yandan da kendilerini yatıştırmaya uğraşacaklar: Merak etme, eşinin yaşamında hiçbir sır yok…” Ferdinando Camon şunu demek istiyor belki de: İki insanın onları başkalarından ayıran ortak sırları olmalı, evliliğin koşuludur bu. Ama onları birbirinden ayıran kendi kişisel sırları olmamalı, evlilik buna izin vermez… İtalyan romancının savını belki şöyle de özetleyebiliriz: Evlilik, iki kişi arasındaki ortak sırlar temelinde, topluma karşı kale gibi güçlü bir kurumdur… Ortak sırlar başkalarına açılırsa (roman kahramanının eşi, evlilik sırlarını psikanalistine açıyor) bu kale yıkılır… Öte yandan, kurumu oluşturan iki kişi, karşılıklı olarak, birbirinin kişisel bir sırrı olup olmadığını öğrenme çabasındadır… Çünkü kişisel sır sahibi olmak da evlilik kalesi (kurumu) için bir tehlikedir…
Acaba gerçekten öyle mi?
Bunun üzerinde düşünmeyi bir başka yazıya bırakıyorum…
____________ Ataol Behramoğlu
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: