İnsanlığın Mahrem Tarihi…

İnsanlık ve mahremHayat gitgide bir mağazaya benziyor, bir şey satın alacak paranız olmasa bile içeriye girip “sadece bakıyorum” diyerek kıyafetler deneyebileceğiniz bir mağazaya…
Dişi örümceğin gerçekten de, spermi on sekiz aya kadar saklayabildiği için erkeksiz yaşayabilmek gibi bir yeteneği vardır; bu yüzden görevini yerine getirdikten sonra erkeğini yeme alışkanlığındadır. Ama bu durum, insanın ne dişisi ne erkeğinde kayda değer bir merak uyandırdı.
Bunun yanında, her kuşak, tıpkı kendisinden önceki sayısız kuşak gibi, dünyaya kendi çağının gözlüklerinden bakarak binlerce yıllık insanlık deneyimini boşa harcıyor. Kendi atalarının sınırlı ve kolay kolay değişmeyen hafızasını kullanmayı tercih ederken, geçmişin karanlığına gömülüp giden koca bir insanlık hafızasından yararlanma fırsatını kaçırıyor.
>>* “Konuşmaya fazla düşkün kimse, ne kadar bilge olursa olsun, aptaldan sayılmayı hak eder.” Ziyari emiri Keykâvus’un bu sözleri, tarihin büyük bölümünde dünya genelinde kabul gördü. Dünyanın en az konuşulan ülkesi olduğu rivayet edilen Finlandiya’nın bazı bölgelerinde, köylülere özgü bu kadim suskunluğu bugün bile hissetmek mümkün. Bir Fin atasözüne göre, “Bir kelime bin bela açmaya yeter.” Suskunluk konusunda başı çeken Hame yöresinde iftiharla anlatılan bir hikâyede, çiftçinin biri komşusunu ziyarete gider ve tek söz etmeden uzunca bir süre oturur. Sonunda ev sahibi ziyaretinin nedenini sorar ve çiftçi ancak o zaman, evinin yanmakta olduğunu açıklar…!
Bir şey yaratırsanız insanlar sizi kıskanırlar. Ne kadar yaratıcı olursanız o kadar çok düşmanınız olur. İnsanların yaratıcılığı arttıkça gerginlikler de artacak. Herkesin bir numara olmak istediği vahşi bir narsisizm dünyasında yaşıyoruz.
>>* Kadınların fikir sahibi olduğu konular artık erkeklerinkinden aşağı değil, kadınlar da konuşmanın sınırlarını genişletebiliyor, daha çok düşünüp daha çok irdeliyorlar, kadınlar erkeklerden aptal değil. İlişkiler değişiyor ama kolaylaşmıyor. Erkekler yaşlandıkça genellikle kendilerine bir anne aramaya başlıyor ya da on sekiz yaşına dönmek istiyorlar; erkek olduklarını kanıtlama çabasından vazgeçmiyorlar.
>>* Fransız kadınlarının yarısı hayatlarındaki erkeğin yeterince romantik olmadığından yakınmakta, hiç değilse “seni seviyorum” demeyi daha sık akıl etmelerini istemekteler. Rusya’da, Glasnost’un ilk yıllarında, evlenme gerekçelerinin sıralandığı on sekiz maddelik listede aşk-yeni evli çiftler tarafından doldurulmuş olmasına rağmen ancak beşinci sıraya yerleşebilmişti. Bu da demeye geliyor ki, aşk sanatında ustalaşmak için insanların daha çok uğraşması gerekiyor; aşk henüz tamamlanmamış bir devrim.
>>* Evliliğin yürümesini istiyorsanız birbirinizin ruhunu didiklemekten kaçınmanız gerekiyor. Paldır küldür konuşmamaya, kırıcı olmamaya çok dikkat edin. İlle de içinizi dökmeniz gerekiyorsa, başka birini bulun. En çok gülen adamlar nasıl genellikle en mutsuzlardan çıkarsa, partilere meraklı olanlar da genellikle en yalnız insanlardır.
>>* MÖ. 10.yy.da Roma’da yaşamış bir Kuzey Afrikalı “Dünyayı kaderler yönetiyor,” demişti. “Sonumuzu hayata nasıl başladığımız tayin ediyor: Servet de, kudret de, yoksulluk da bu başlangıçtan türüyor, insanların kişiliklerini ve yeteneklerini bu başlangıç belirliyor… Hiçbirimiz bize verilene karşı çıkamayız ve verilmeyene sahip olamayız, ne de dualar ederek bizden esirgenen servetlere kavuşabiliriz… Hepimiz nasibimize razı olmak zorundayız.”
>>* Çocukken ona yemek masasında konuşulmayacağı öğretilmiş. “Annemle babam çok az konuşurdu.” Arkadaşlarım da kocalarının konuşmadığını söylüyor. Geçenlerde satın aldığım bir kitapta kadınların konuşmaya seksten daha meraklı oldukları yazıyordu. Dostluklar böyle başlar; önce öylesine havadan sudan konuşursunuz, ama sonraları hayat hakkında konuşmaya başlarsınız ve ilişkiniz paylaşmaya dönüşür.”
>>* Cesur olmak ve Hakikat’i aramak zorundayız; onu ele geçirmeyi başaramasak bile en azından ona biraz daha yaklaşmış oluruz. Kendi aklını kullanmaya gayret eden herkes ördüğü örümcek ağlarının zayıf ve kusurlu olduğunu bilir; ama başka birinin yolundan gitmekle yetinen ve başkalarının örümcek ağlarına takılanlar bu zayıflığı unuturlar, sağlam ve güvenilir bir zemin keşfettiklerini düşünürler. Bu yüzdendir ki başlangıçta yalnız birer varsayım olarak tasarlanmış düşüncelerin başkaları tarafından ödünç alınması onları katılaştırıp fosil haline getirir; ideolojiler dogmaya dönüşür ve rüzgar gibi özgürce esmesi gereken merak, aniden durağanlaşır.
>>* Bugüne kadar insanlar, düşmanlarıyla baş etmek için üç yöntem kullandılar: Savaşmak, kaçmak ya da düşmanı sevmenin bir yolunu bulmak. Ne yazık ki bunların hiçbiri kayda değer bir başarı sağlamadı ve dünya hala düşmanlıklarla dolu.
>>* Mo-Tzu (MÖ 479-389) şöyle demişti: “Dünyadaki herkes gönül kapılarını sonuna kadar açsaydı (herkesi kendisini sevdiği gibi sevseydi)…dünyada hırsızlar ve soyguncular olur muydu? Kabileler birbiriyle çekişir miydi? Devletler birbirine saldırır mıydı?” Oysa yeryüzünden gelip geçen insanların pek azı herkesi sevdi. Merhamet ancak belirli bir insan tarafından belirli bir insan için hissedildiğinde gerçek anlamda güçlü bir etken oldu.
>>* Japonya (Dünya Sağlık Örgütü’nün 1977’deki verilerine göre) yaşam süresi konusundaki rekorunu elde ettiğinde Japon hastaların ortalama hastanede kalma süresi 42,9 gün, ABD’li hastaların 8,1 gün, Batı Almanların 16,7 gün, İskandinav, Britanyalı ve İtalyanların 12 ya da 13 gündü. Yiyecekten sonra en gözde hediye pijama ve geceliktir, çünkü hastaları birer tıbbi vaka olarak gören ve onları tek tip steril giysilerle sarmalayan Amerikan hastanelerinin tersine, Japonlar hastaneyi gündelik hayatın gereklerini ve katı kurallarını geçersiz kılan bir tatil gibi görürler ve hastanede kendi yatak kıyafetlerini giyerek normalde baskı altında tuttukları bireyselliklerini öne çıkarırlar.
>>* İnsanlar hayatlarında yeni bir sayfa açmaya karar verdiklerinde önlerine her zaman iki güçlük çıkmıştır: Birincisi eski alışkanlıklarından nasıl kurtulacakları, ikincisi, doğuştan şanslı veya şanssız oldukları ve bunu değiştirmek için hiçbir şey yapamayacakları duygusunu üzerlerinden nasıl atacakları.
>>* “Sizler tuhafsınız. Siz Fransızlar bir tek kendi çocuklarınızı seviyorsunuz, halbuki biz kabiledeki bütün çocukları severiz.” Naskapi kabilesinden bir amerikan Yerlisi, kendisine doğru davranışın ne olduğunu öğretmeye çalışan Cizvit papazına böyle demişti.
>>*  Kadınlar en çok erkek kardeşlerinin ölümüne üzülürler, annelerinin ölümü bile onları daha az etkiler; erkekler de başları sıkıştığında ilk olarak ablalarına giderler. Kızlarına pek az sevgi gösteren anneler oğullarına çok düşkündürler ve onları babalarına karşı korurlar. Erkek kardeşler normal olarak birbirleriyle savaş halindedir, birbirlerinin arkasından dolap çevirirler, amca çocukları bile birbirlerine düşmandır. Bütün bunlara rağmen bu topluluk kendine bir çıkış yolu bulmayı başarmıştır. Bu insanların inancına göre Allah bir baba değil, arkadaş ve sevgilidir: Zerdüşt dininde Tanrı anlamında kullanılan sözcük ‘Arkadaş’ sözcüğüdür.
>>*  “Ne mutlu kahramana ihtiyacı olmayan ülkeye,” demişti Brecht. Her insanın kişisel bir ufku vardır, insanlar bu ufuk çizgisinin ötesine bakmaya genellikle cesaret edemezler. Fakat zaman zaman gözlerini daha ilerilere çevirecek cesareti bulurlar ve o zaman, gündelik düşünce biçimleri gözlerine yetersiz görünmeye başlar.
Eski zamanlarda adaletin gözü kördü (günümüzde de öyle değil mi sanki…), her insanın içinde bulunan insanlığı teşhis etmekten acizdi. Modern çağda insanlar ona gözlerinden birini bağışladılar; bu tek gözlü adalet gayri şahsilik prensibine odaklanmış, kayırma ve iltimasa meydan vermemek için herkese aynı kuralları uygulayan, ama bu arada insanların-ne kadar adil ve sistemli olursa olsun-soğuk ve gayri şahsi muamele karşısında neler hissettiğini hesaba katamayan bir adaletti.
>>* İnsanların sadece yiyeceğe, barınağa, sağlık ve eğitim hizmetlerine değil, ruhlarını çökertmeyen işlere ve yalnızlığı uzakta tutmaktan daha fazlasına yarayan ilişkilere ihtiyaç duyduğunu ancak iki gözünüz de açıksa görebilirsiniz; insanların birer birey olarak görülmeye ihtiyacı vardır.
>>* Dinlerin her zaman iki gözü olmuştur, bütün dinler özünde evrenseldir, hayatın hem maddi hem manevi boyutunu kucaklar, kişisel kurtuluş çabasıyla diğerkamlığı dengelerler, ne var ki inananların pek çoğu tek gözlü olmayı ve kendi hakikatleri dışında hiçbir şeyi görmemeyi seçmiştir.
Son söz olarak, “Farklılıklarımızı bir kenara bırakarak ortak yanlarımızın peşine düşmek, bizlere yeni bir başlangıç noktası sağlaması” dileğiyle…
Halit Yıldırım’a teşekkürlerimizle
  1. Henüz yorum yapılmamış.
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: